Performance vs presence
dil gözlemleri: performatif
performatif sıfatının ne kadar sık kullanılmaya başladığını söylemeye gerek yok. sosyal medya denen “sahne” hayatımızda daha büyük, yoğun ve önemli bir yer kapladığı için bunda şaşılacak bir şey yok. sinyalleme, erdem şovu, kolpa, poşet gibi ifadeler de sıklaştı.
performatif dünyada unutulan nedir? ve bu unutulanın ne değeri vardır?
performatif dünyada unutulan şey varolmaktır, orada olmak. çocuğun gözünüzün içine baktığı zaman ihtiyaç duyduğunu görebileceğiniz şey yani. varolmak. varolmak ne acayip, performatifliğe alışmış bir bünye için. varolmak, kimse bilmiyor etmiyor, şov yapmıyorsun, şov yapmamak bile değil yaptığın şey. parazitsiz, buz gibi bir suyun içinde olmak gibi. varlık bütün borazanlarıyla, orgun bütün borularıyla, ciğerdeki bütün havayla bas bas bağırıyor.
iyilik yapıyorsun, şarkı dinliyorsun, dua ediyorsun, şarkı söylüyorsun, öpüyorsun, birini dinliyorsun, cam bir bardak dolusu su içiyorsun. yalnızca o, ötesi yok. bağımsız, başlı başına, kendi kendinin amacı bir varolmak. performatifliğin habire taklidini yaptığı, yangözle baktığı, ama baudrillard’ın dediği gibi bazen başka kopyaların aynasında büsbütün unuttuğu varolma hali. yani performatifliğin düşmanı değil, kökeni varolmak.
ilginçtir, michael caine performansın bütün gücünü varolmaktan aldığını söylüyor. tam olarak 6:56’da:
varolmak. dikey ölümsüzlük, dikey ebediyet gibi bir şey. “an ki fıskiye”.


Hocam, bazen var olmak bile insana o kadar unutulmuş bir mefhum gibi geliyor ki... Çünkü sadece var olduğunuz için bile 'performatif bir eylem' içinde olmakla itham edilebiliyorsunuz. Şov yapmamanın kendisi bile bir şov, varlığın yalınlığı bile bir performans olarak okunabiliyor artık. Çok ilginç ve üzerine düşünülmesi gereken bir paradoks gerçekten :)
Harika fikirler! Dağınık yazdım, aklıma getirdiklerinizdi bunlar. Başka bir uca götürdüğümü biliyorum. Başka zaman daha derli toplu da üzerine düşünmek ve yazmak isterim.
Performatiflik, şu an bana bir tür dikkat dağınıklığının da sonucu gibi geliyor. Var olma, sadece içerdiği ve onu şu ya da bu şekilde betimleyen eylemleri amaçlarken ve gerçekleştirirken söz konusu. Fakat o anda o eylem(ler)i yapıyor olmak istemek dışında, nasıllığına Öteki/ler'in düşüncelerinin dahil olduğu, etkilemekten de öte artık eylemi bizzat şekillendirdiği an, eylem ve kişi performatifleşiyor. O an var olmuyor, sadece o eylemi yapıyor olmuyor. O eylemi performe etmeye koyuluyor. Belki orada bile olmayan bir topluma ne derece ve nasıl var olduğunu ispat ettiği tikler atıyor eylemine nitelikler kazanırdırırken. Bireyin, yalın bir karar alması, yalın eyleyebilmesi için istediği vakit diğer seslerin dikkatini dağıtmasına izin vermiyor olabilmesi, bu beceriyi edinebilmiş olması lazım. Fakat o kadar çok uyaran mevcut ve o kadar müdahil ve rıza inşasıyla sürekli bireyi gözetleyen bir topluma dönüştük ki bireyin kendini dinleyebilmesini bırakın, duyabilmesi zorlaştırılmış. "Kendi kendine, öylesine var olabilmek, eylemek", "boş" görülüyor, çünkü kuliste sahne almaya çalışmak gibi yorumlanıyor. Sahne varken kim napsın kendi kulisinde oynamayı! Kişinin bu etkiden kaçınabilmesi pek mümkün görünmüyor. Çünkü içinde bulunduğunuz toplumdan ve etkilerinden azade olabilmek mümkün değil. Dört duvar örseniz ve kapıyı kapatsanız da toplum oradadır. Bireyi performatifleşmeye zorlayan da bu. Çözüm, farkına varmak ve kendi kendine yeter, kendi kendine vakit geçirmek ve eylemekten keyif alabilmekten başlıyor.